Arkeoloji Nedir?

Yeryüzü toprakları yüz binlerce yıldan beri sayısız insana mesken oldu. Şehirler toprak, kum ve suyun etkisiyle göçüp gittikçe, aynı toprakları başka şehirler ve başka insanlar devraldı. Kim bilir şu an bulunduğumuz yerde bundan bin, hatta on bin veya yüz bin önce kimler yaşıyordu? Bunu öğrenebileceğimiz tek kaynak hiç kuşkusuz tarihi kayıt ve kalıntılar…Binaların yani sıra yazıtlar, el yazmaları, harita mektup ya da resmi evraklar, çömlekler, süs eşyaları, hatta kimi zaman küçücük bir tahta parçası bile geçmişi anlamada çok büyük rol oynar. Öyle ki bunlar başka hiçbir şekilde ulaşamayacağımız önemli bilgiler taşır ve insanların geçmişte neler yaşadıklarını öğrenmemize doğrudan imkan sağlarlar.

Tarih boyunca insanlar kendilerinden önce yaşanmış olan medeniyetlere ve onların yaşam tarzlarına oldukça merak duymuşlardır. Günümüzde bilim ve teknolojinin almış olduğu mesafe arkeolojiyi de olumlu yönde etkilemiş, kara ve denizaltının derinliklerine ulaşmak artık daha da mümkün hale gelmiştir. Bu da hiç kuşkusuz geçmiş yaşamların izlerine rastlama ihtimalini arttırmıştır.

Tarihte bilinen ilk arkeolojik araştırmayı yapmış olan kişi milattan önce altıncı yüzyılda, kendisinden binlerce yıl önce inşa edilmiş olan Naramsin Tapınağı’nı bulan Babil Kralı Nabonidus’tur. Bir katından başlayarak temele kadar kazmış ve tapınağı tünüyle ortaya çıkarmıştır.

İlerleyen zamanlarda da eski toplumları araştırma meraklı bazı insanlar yaptıkları kişisel çalışmalarda çeşitli keşiflerde bulunmuşlardır. Ondokuzuncu yüzyıla gelindiğinde ise arkeoloji çalışmaları antika koleksiyoncularının kontrolüne geçmiştir. Bu dönemde geçmişe dair ele geçirilen her bulgu para karşılığı alınıp sarılmıştır. Eski medeniyetlere ait heykel, mücevher ve süslü taşların, altın ve gümüş eşyalarla dolu mezar ve tapınakların peşine düşmek, denemin insanlarına çok çekici gelmiştir. Servet merakı bu dönemde geçmişten pek çok kalıntının ortaya çıkarılmasına yol açtıysa da, ele geçirilen bulguların büyük bölümünün kişiselleştirmesi ya da kendi ulusal müzelerini süslemek isteyen talancılar tarafından sökülüp götürülmesi arkeolojiyi bir nevi duraklama dönemine sokmuştur.

Yüzyılın sonlarına doğru ise arkeoloji, hazine avcılarının kontrolünden kurtulup saf bilgi arayışına dönüşmeye başlamıştır. 20. yüzyıla girildiğinde geleceğe yön verebilmek için iyice önem kazanmış, bununla birlikte arkeolojinin bir bilim dalı olarak kabul edilmesi karar verilmiştir. Bu kararın ardından da arkeolojiye ilgili çok sayıda öğrenim kurumu ve enstitü kurulmuştur.

Arkeoloji çok çeşitli bilim dallarıyla işbirliği içinde hareket eder. Tarih, sanat tarihi, paleontoloji [fosil bilim], antropoloji [insan bilim], kronoloji [zaman bilimi], jeomorfoloji [yeryüzü engebe ve aşınmaları inceleyen bilim], stratigrafi [jeolojinin katmanlarını inceleyen bilim], botanik [bitki bilim], paleobotanik [fosil biliminin bitki fosilleriyle ilgilenen dalı], nümizmatik [para bilimi], epigrafi [yazıt bilimi], filoloji [dil bilim], toponomi [yer adlarının kökenini inceleyen bilim], sijilografi [damga ve mühürleri inceleyen bilim], antroponimi [insan isimlerini inceleyen bilim], palinoloji [polenleri inceleyen bilim], etnoloji [ırk bilim] bu bilim dallarına örnektir.

Kalıntıların yerlerinin tespit edilip ortaya çıkarılmasında, temizlenip korunmasında, tasnif etme ve tarihlendirme aşamalarında adı geçen bilimlerin metotları uygulanır. Günümüzde bir kazı çalışması sırasında arkeologlara farklı bilim dallarından pek çok bilim adamı eşlik eder.

Böylece yapılan çalışmalarda sadece eski yapı ve eşya ortaya çıkarılmakla kalınmaz, bunları inşa edenlerin yaşam biçimlerine dair ipucu olabilecek her ayrıntı farklı sahalardan bilim adamlarının değerlendirilmelerine tabi tutularak çok kapsamlı sonuçlar alınır.

Arkeoloji çalışmaları 19. yy’da hız kazanmış ve geçmiş döneme ait pek çok kültür ve medeniyet gün ışığına kavuşturulmuştur. Yapılan jeolojik araştırmalar dünyanın oldukça köklü bir tarihe sahip olduğunu göstermektedir. Eskiye dair belirgin bir tablo elde edilmiş ancak tarihlendirme konusunda henüz net bir gelişme kaydedilememiştir. O döneme kadar arkeoloji araştırmaları yer katmanları hesaba katılmadan yapılıyordu.

19. yüzyıla gelindiğinde ise üst üste yığılmış katmanlar fark edilmiş ve bu katmanların her birinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiği fikrine varılmıştır. Böylece yıkıma uğramış şehirler üzerine yeni şehirlerin kurulmuş olduğu ve eski şehir kalıntılarının zamanla birer katman oluşturulduğu için her katmanın farklı bir döneme işaret ettiği ortaya çıkarılmış oluyordu. Bu durum çoğu yerleşim biriminin bir sebeple zarara uğrayıp terk edildiğine de işaret ediyordu. Toprak ve gelişen bitki örtüsü zamanla enkazın üzerini örtüp yeni bir katman oluşuyordu; bu yeni katmanda da yeni yerleşim birimleri kuruluyordu.

Farklı dönemlere ait bu şehirleri birbirinden ayırt etmek eskiden oldukça zordu. Arkeologlar buluntuları toplarken bir yandan da kronolojik bir sıralama yapmak zorundaydılar. Ve elbette ki bu yöntem bağıntılı işliyor, gösterilen özen ve dikkate rağmen karmaşa bir türlü engellenemiyordu. Bugün ise arkeologlar bu zorluğun üstesinden gelmek için özel çaba sarf etmek zorunda değil, çünkü bilimsel tarihleme metotları sayesinde bulguları tarihlendirmek artık oldukça kolaylaşmıştır.

Günümüzde tarihlendirme için iki bilgiden yararlanılmaktadır; stratigrafi ve tipoloji. Stratigrafi ya da diğer bir deyişle katmanbilim , jeolojik birimlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin nasıl incelenmesi gerektiği hakkında bilgi verirken; tipoloji, birbirini izleyen farklı dönemlerin tipik nesnelerini saptamaktadır. Batık bir şehrin yaşını tespit edebilmek için daha birçok yardımcı bilgiye ihtiyaç vardır. Bunlardan biri de yazıt deşifreleridir. Eski kültürlerden günümüze ulaşan resim ve yazılardan konu edinilen olaylar bilinen tarihi yada jeolojik olaylarla örtüşüyorsa, bu bulgular tarihlendirme çalışmaları için çok iyi birer kaynak oluşturmaktadır. Yapı tarzı, kullanılan materyal ve metalin işleniş biçimi de şehrin yada eşyanın yaşını tespit etmeye yardımcı olmaktadır. Özellikle çanak çömlekler her devirde farklı işlenen seramik eşyalarda bir çok ipucu içermektedir. Yerin jeolojik değişimlerini iyi tanıtmak da tarihlendirme bakımından önem taşıyan diğer bir etkendir. Nitekim buz çağı, denizlerin alçalıp yükselmesi, büyük doğal afetler, akışlarını değiştiren nehirler yeryüzünde çok belirgin işaretler bırakmaktadır. Günümüzde jeologlar farklı yer katmanlarının yaşını tam olarak tespit edebilmektedirler.

Arkeolog, jeoloğun yer katmanlarıyla ilgili bilgisinden faydalanarak batık kentin yaşını hesaplamada yeni bir ipucu elde etmiş olur. Ancak bu sayılan yöntemlerden çok daha güvenilir yöntem vardır ki, o da son dönemde gelişen “radyokarbon yöntemi“dir. Son 60 bin yıl içinde meydana gelmiş olan arkeolojik, paleobotanik ve jeolojik olayların tarihlendirmesinin yapılabildiği radyokarbon tarihlendirme yöntemi, 1949 yılında Chicago Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Amerikalı kimyager Willard Frank Libby ve ekibi tarafından atom fiziği araştırmaları sonucunda keşfedilmiştir.

 

Radyokarbon yöntemi, arkeolojik kazılarda elde edilen ve içinde karbon elementi bulunan buluntulardaki radyoaktif 14C [radyokarbon] izotopunun yoğunluğunun ya da radyoaktivitesinin ölçülmesine dayanmaktadır. Büyük kısmı karbondan ve karbonun kimyasal bileşiminden oluşan organik organizmalardan gelen madde, buluntunun yaşını tarihlendirmektedir. Bir canlıdaki her karbon bileşeni, belli bir miktar radyokarbon içermektedir. Canlının ölümüyle birlikte radyokarbonun o canlı tarafından alınması sona ermektedir. Bu durumda ölü bedendeki karbon miktarı değişmemekte ancak radyokarbon kendi ışınımı yoluyla yavaş yavaş ayrışmaktadır. Radyokarbonun 5730 yıllık bir yarı-ömür süresi vardır ve buna göre ölen canlının bedenindeki saf karbon miktarında başlangıçtaki radyokarbon miktarı hesaplanabilmektedir. Ölmüş organizmalardaki radyokarbon miktarı 5730 yılda yarı yarıya azaldığından, kazılarda elde edilen organik kalıntılardaki radyokarbon miktarlarının belirlenmesiyle yaşlar kolaylıkla hesaplanabilmektedir. Bu yöntem sayesinde geçmiş zamanlardan kalma yerin manyetik alanı, iklim değişimleri ve güneş etkinliğindeki değişimler hakkında önemli bilgilere ulaşılmıştır. Ayrıca radyokarbon izi sürülerek gazların atmosferde nasıl ve hangi hızla karıştıkları da gözlemlenebilmektedir.

 

 



Ekono
mi Dergisi Röportajı

Sismik Elektronik Kurucusu ve Genel Müdürü ile Ekonomi Gazetesi muhabiri İhsan Uzun arasında gerçekleşen ve Ekonomi Gazetesinde yayınlanan röportaj niteliğindeki söyleşi büyük yankı uyandırdı. Okuyan bir çok hoby tutkunu ve arkeologlardan tebrik mesajları yağıyor.Yazının tamamını okumak için tıklayın.

 

Sismik Elektronik Üsküdar Şubesi

Üsküdar Şubesi - Sismik Elektronik

Dedektör Ar-ge Ekibimiz

İmalat Ekibimiz

 

Eğitim Alanımız

Resistivite ile Ölçüm Yapılırken

 

Sandıklı Gelin Efsanesi

Anasayfa::Hakkımızda::Ürünler::Hizmetler::Destek::İletişim :: Sitemap
2008 (c) Sismik Dedektör. Tüm Hakları Saklıdır.